Haberler
Mehmet Âkif Ersoy'un Edebî Kişiliği
- Ayrıntılar
- Gösterim: 23224
Büyük şair, fikir ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy; ölümünün üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen birbirinden güzel şiirleriyle, destanlarıyla, ölümsüz İstiklâl Marşı'yla ahlâk ve fazilet örneklerini sergilediği hatıralarıyla hâlâ aramızda yaşamaktadır.
Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 20 Aralık 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.
Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri vermiştir.
Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de yayınlanır.
1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı'nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.
1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur'ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü.
Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul'a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.
O, sanatını İslâm'ın anlaşılması ve Türk Milleti’nin birlik-beraberliği için kullanmış, kuvvetli bir iman ve heyecanla sadece Türk Şiiri'nin değil, belki dünya şiirinin en mükemmel manzûmelerini söylemiştir.
Türkçe'ye kuvvetle hakim, Arapça ve Fransızca'yı çok iyi bilen Akif'in ilk şiir çalışmaları Baytar Mektebi'nde okuduğu yıllarda başlar.Yayınlanan ilk şiiri " Kur'an'a Hitap" başlığını taşır.Mehmet Akif, şiire Muallim Naci gibi sağlam söy- leyişli bir üstadın izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız ve Sadî'yi, batıdan Lamartine ve Alexandre Dumas'ı beğenmiş ve okumuştur.
Şair,1908'den sonra, aruz ölçüsünü başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikayeleriyle dikkatleri üzerine çeker.Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir.
"... Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim.
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim."
1912'li yıllar savaş yıllarıdır.Toplum şairinin şiiri değişir, destanlaşır.İlk büyük destan Çanakkale'de yaşanır ve yazılır.Bu destanın kahramanları gençliğimiz ve milletimizdir.Akif, milletinin namusunu çiğnetmeyen bu imanlı nesilden çok ümitlidir.Bu nesil, memlekete fen ve teknolojiyle donanmış, ahlâklı ve imanlı bir medeniyet getirecektir.Şair, "Çanakkale Şehitlerine" isimli şiirinde savaş anını canlı tablolarla coşkun bir şekilde anlatır.Şiirinde insanı saran ve savaş ortamının büyük dehşetini hissettiren bir anlatım hakimdir.Seçilen kelimeler, kafiyeler, ses özellikleri, savaş manzarasıyla bütünleşir ve şöyle dile gelir.
"Öteden sâikalar parçalıyor âfakı
Beriden zelzeleler kaldırıyor amâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin.
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam.
Atılan her lağamın yaktığı: yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir,savrulur enkaz-ı beşer"
İkinci destan hüzün destanıdır.Bursa, İstiklâl Harbi öncesinde Yunanlılar tarafından işgal edilir.Bu hadise; Türk tarihinin en acı hadisesidir.O gün, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin Gümüşlü'deki türbesinde Türk'ün mukaddesatına hakaret edilir.Bu durum karşısında büyük bir ıstırapla haykıran ilk Türk şairi Mehmet Akif olur.Bunun üzerine Bülbül şiirini yazar.Milli şairimiz Akif, bu şiirinde 27 asırlık şiir lisanımızı tam bir gönül ürperişiyle bir yanık bülbül gibi inletir.Şiirin musîkîsinde adeta bir milletin inleyişi duyulur.
Usta şair şöyle der:
"Eşin var, âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun;
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun"
Ardından tarihi nice destanlarla dolu büyük bir milletin her şeyini ortaya koyarak yaptığı büyük bir varolma savaşı; Kurtuluş Savaşı başlar. Milli şairimiz Mehmet Akif milletine duyduğu güvenle, ümitle, bu iman dolu İstiklâl Savaşı kadar büyük bir eser olan İstiklâl Marşı’nı yazar..İstiklâl Marşı'nda bir milletin kendine olan güveni, imanı, ümidi, haklılığı, hür ve bağımsız yaşama kararlılığı ve geleceğe uzanan duası vardır.Bu marş Türkçe'nin bütün inceliklerini bilen şair tarafından Kahraman Ordumuz’a ve Yüce Türk Milleti’ne armağan edilmiştir.Akif'in Safahat'ına almadığı İstiklâl Marşı tam 724 şiir içinden seçilerek kabul edilmiştir.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın en çetin döneminde, bir millî marşa duyulan gereksinmeyi göz önüne alan Milli Eğitim Bakanlığı, 1921yılında bunun için bir şiir yarışması düzenler. Yarışmaya 724 şiir gönderilir. Kazanacak şiire para ödülü konduğu için başlangıçta Mehmet Akif katılmak istemez; ama Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi'nin (TANRIÖVER) ısrarı üzerine, ödülsüz olmak şartıyla o da şiirini gönderir.
Yapılan seçim sonunda, Mehmet Akif'in 20 Şubat 1921'de yazdığı "Kahraman Ordumuza" sungusunu taşıyan şiiri 12 Mart 1921 günü büyük çoğunlukla TBMM'nce İstiklâl Marşı kabul edilir. Aynı yıl bir de beste yarışması açılır; ama kesin bir sonuç alınamaz. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı'nca Ali Rıfat ÇAĞATAY’ın (1867–1935) bestesi uygun görülerek okullara duyurulur. 1924'ten 1930'a kadar İstiklâl Marşı bu beste ile çalınır. O yıl bunun yerini, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi Zeki ÜNGÖR'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste alır.
Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı'nda, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, hakka, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir.
Türk milleti kendisini en güzel şekilde ifade eden, bağımsızlığının,milli birlik ve beraberliğin göstergesi olan İstiklal Marşı’nın Şairini asla unutmayacaktır.Sözlerimi şairle ilgili bir anıyı aktararak, O’nun sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Mehmed Âkif'in rahatsız bulunduğu Alemdağı'nda son günlerde içlerinde Târık Us'un da bulunduğu bir grup üstadın ziyaretine gitmişler. Mehmed Âkif bitkin bir hâlde yatağında yatıyordu. Konuşma esnasında söz İstiklâl Marşı'na intikâl ettirilmiş, gelen ziyaretçilerden biri:
— Acaba İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? Demiş.Bu söz üzerine yatağında bitkin bir hâlde yatmakta olan Akif; birdenbire başını kaldırmış ve ona:
— Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!”
Evet:
“Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklâlini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin!”
Metin TUNÇAY
panorama
Arşiv
- Aralık, 2011
- Kasım, 2011
- Ekim, 2011
- Eylül, 2011
- Ağustos, 2011
- Temmuz, 2011
- Haziran, 2011
- May, 2011
- Nisan, 2011
- Mart, 2011
- Şubat, 2011
- Ocak, 2011
- Aralık, 2010
- Kasım, 2010
- Ekim, 2010
- Eylül, 2010
- Ağustos, 2010
- Temmuz, 2010
- Haziran, 2010
- May, 2010
- Nisan, 2010
- Mart, 2010
- Şubat, 2010
- Ocak, 2010
- Aralık, 2009
- Kasım, 2009
- Ekim, 2009
- Eylül, 2009
- Ağustos, 2009
- Temmuz, 2009
- Haziran, 2009
- May, 2009
- Nisan, 2009
- Mart, 2009
- Şubat, 2009
















