Kelimeler ak güvercinler misali yüreğinden kanatlanıyor gökyüzüne. Kır çiçekleri rayihalar dağıtıyor dizelerinde. İbrişim sarar gibi, kanaviçe işler gibi güzelliklerle donatıyor şiirini.
Bazen Karacaoğlan oluyor, Elif’in peşinde koşan. Bazen Köroğlu oluyor, zalim Bolu Beyi’ne başkaldırıyor. Bazen Yunus Emre oluyor, boyun büküyor olgun başaklar gibi. Ama her halükarda ozanca, âşıkça coşuyor, ozanca söylüyor, içten, art niyetsiz…
Şiiri su gibi akıyor, kaynağının berraklığı ve temizliğinde… Duru, temiz ve saf bir Türkçe… Gönüllere ılık ılık doluyor, bir anne şefkatiyle sarıp sarmalıyor insanı.
Mehmet Ali Akçınar, coşkunluğun ozanıdır. O doğaçlama söylediği şiirlerinde ele aldığı her konuyu estetik ölçülerde vermeyi bilir. Şiirin ahenk unsurlarını, edebi sanatlarını ustalıkla kullanılır.
Mehmet Ali Akçınar, tasavvufi eğitim ve terbiye görmüştür. Akçınar, Berşem adlı şiirinde ifade ettiği gibi henüz on bir yaşındayken rüyasında bade içerek âşık olur. Akçınar, gördüğü rüyayı şöyle anlatır: “On bir yaşlarındayken çobanlık yapıyordum, bir gün yolda giderken, arazide tahammül edilmeyecek bir uyku bastırdı ve mecburen yattım, uykumda Osmanlı elbiseli üç kişi geldi ve bunlar bana kırmızı bir bade verdiler. Ben içmem dediysem de ısrar ederek içeceksin dediler. “Sen kimsin?” dedim, biri “Ben Yunus Emre’yim”, öbürü “Ben Hacı Bektaş-ı Veli’yim” öbürü de “Ben Ahmet Yesevi’yim” dedi. Bir müddet badeyi içip içmeme konusunda tartıştık. Onlar içmem konusunda ısrarlı oldular. Bunun üzerine ben de içtim. Badeyi içer içmez hemen
uyandım. Koyunların yarısı daha beni geçmemişti yani bir iki dakika ancak geçmişti. Sanki zaman içinde zamanı yaşamıştım.” şık, bu rüyanın ardından ilk yazdığı şiirlerini anlamsız ve yabancı bulduğunu ifade eder. Bir süre yazdığı şiirleri yırtıp atar. Ailesi de şiirlerinden endişe duymuş ve onun şiirden uzak durmasını istemiş, ancak Akçınar’ın yurtdışına çıkışı onun şiir yazmasında bir dönüm noktası olmuştur.
şık Akçınar, rüyasında gördüğü Türk ulularından kendi iç dünyasına “ledünnî” sırlar almıştır.
O, şiirlerini telden söyleme yerine dilden söylemeyi tercih etmektedir.
şık yaşayışının Ulu Türkistan ve Anadolu’daki dervişlik geleneğiyle de yakından ilgili olduğunu söylemek mümkündür. Zira âşıkların yetişmesi geleneklerin belirlediği birtakım kurallara bağlıdır. Buna göre “Hak âşığı” veya “bâdeli âşık” denilen şairler daha çok rağbet görürdü. Genellikle şehir hayatından uzak kalan bâdeli âşıklar ya Köroğlu gibi “er dolusu bâde” içerek “kahraman âşık” olur, sevgilisi için sürekli ölümle karşı karşıya gelirler yahut da “pîr dolusu bâde” içerek “sade âşık” olur, senelerce sevgilisinin ardından gezerlerdi.
Akçınar: “Şiir yazmak sonradan olan bir şey değil. Yani genetikte olması lâzım, özellikle genetikte. Mesela benim anneannem şairdi, dedem de şairdi. Onların genetiğinden geçme bir şey bu. Herkes şiir yazabilir ama şair olamaz.” demektedir. Bu nedenle Mehmet Ali Akçınar’ın ustası yoktur, yetiştiği çevrede de ona usta olabilecek şairlerin olmadığını söylemiştir; ancak şiirlerini okuduğu ve hayran olduğu Abdurrahim Karakoç’u usta olarak kabul etmektedir.
"Mehmet Ali Akçınar genellikle şiirlerini 6+5, 11’li hece ölçüsü kalıbında; önceleri sadece aşk ve sevgi konularında yazmıştır. Daha sonraları toplumun aksaklıkları üzerine şiir yazmaya başlamıştır. Mehmet Ali Akçınar, taşlama türünde çok başarılı örnekler vermiştir. Özellikle taşlamalarında Abdürrahim Karakoç’un etkisi açık bir şekilde kendisini göstermektedir. Akçınar, şiirlerini ilk yazıldığı hâliyle bırakmakta ve hiçbir zaman değişiklik yapmamaktadır"
Halk şiiri geleneğine uygun olarak şiirlerinde soyadı Akçınar’ı kullanmaktadır. şık Akçınar, şiirlerini kitap hâlinde bastırmamıştır.
Mehmet Ali Akçınar, 1950'de Afyonkarahisar’a bağlı Emirdağ ilçesinin Aşağıpiribeyli kasabasında doğmuştur. Beş çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. İlkokulu köyünde okuyan Akçınar, bu dönemde çiftçilik ve çobanlıkla uğraşır. Akçınar, köyünden Emirdağ’a geldiğinde de gece bekçisi olarak çalışır. Gece bekçiliği yaptığı sırada dışarıdan ortaokulu ve liseyi okuyan ardından Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İlahiyat Bölümüne kaydolan, ancak devam ettiremeyen şık, çıkan bir kanunla bekçilikten polis memurluğuna geçer emekli olur.
Fatma Hanım’la evli olan Akçınar, iki erkek, bir kız babasıdır.
AŞK BENİM ADIM
Ateşten bir gömlek olarak indim
Akıllara sığmaz tuzağım, fendim
dem’i Havva'ya bağlayan bendim
Kor ata bindiren aşk benim adım.
Bölseniz çarpsanız kesir ederim
Yaş kuru ne varsa tesir ederim
Kralı köleye esir ederim
Tahtlardan indiren aşk benim adım.
Nemrutların ateşleri yakamaz
Dağlar ile güreş tutsam yıkamaz
Ne tıp ne fen benle başa çıkamaz
Dinlerden döndüren aşk benim adım.
Silahım bakıştır söylemez dilim
Gücüm sınırsızdır sevence malum
Diz çöker önümde en büyük zalim
Ocaklar söndüren aşk benim adım.
Benim narım suya düşse su yanar
Dokunduğum insan deliye döner
Fırınlara girsem fırınlar donar
Düşeni yandıran aşk benim adım.
Mevlana dönmeyi benden öğrendi
Kerem de yanmayı benden öğrendi
Gözyaşı inmeyi benden öğrendi
Sızılar dindiren aşk benim adım.
Yusuf ile zindanlara sürüldüm
Cerciş ile öldüm öldüm dirildim
Hallaç'la beraber darda görüldüm
Seveni kandıran aşk benim adım.
Yunus’la balığın karnında kaldım
Mecnun'a Leyla'yım, aklını aldım
Ferhat’da göründüm dağları deldim
Kanları donduran aşk benim adım.
Kitabım yok seven kalbe yazıldım
Nesimi’yle diri diri yüzüldüm
Eros’la Amor’a girdim bozuldum
Kinleri sindiren aşk benim adım
Akçınar’ı inim inim inlettim
Feryadını âlemlere dinlettim
Bir bakışta neler neler anlattım
Düşeni öldüren aşk benim adım.













