Taraf Gazetesi’nin 31 Eylül 2010 tarihli sayısında, 1994-95 yıllarında Güney-Doğu’da askerlik yapan Trabzon’lu er Ali Altay’ın anılarını okudum. Keşke okumasaydım. Dondum kaldım. Ali Altay anlatıyor:”Kürtleri zaten sevmiyordum. Köyleri yaktık, yıktık. Öldürdükçe arkası geldi. PKK’lı birisini bağlayıp aşağı sarkıttık. Sonra da ateşe verdik. Şiddet sıradanlaştıkça psikoloji de bozuluyordu. Bir çatışma sonrası doktor geldi:’Arkadaşlar ben gittikten sonra lütfen kulaklarını kesin’ dedi. Kestik. Ama onlar da kesiyordu…”
Bu savaş topyekün savaş değildir. Bu savaş katliamdır. Bu savaş cinnettir. Bu savaş “kalleşçe” bir savaştır. Gerçek savaşta her iki taraf erkekçe karşı karşıya gelir. Kılıçla, silahla, topla, tüfekle kıran kırana dövüşür. Ölenler şehit, kalanlar gazi olur. Tarihteki en vahşi kabile çatışmalarında bile insani kurallar vardır. Düşman esir alınır ama, asla kulakları kesilmez. Hele hele devletten maaşlı bir doktor, asla böylesine vahşi bir ruh taşıyamaz. “Ben gittikten sonra kulaklarını kesin” emrini veremez.
Bu insanlar vesayetçi rejim güç verdi. Asker-sivil bürokrat kadroların egemen olduğu bu devlet, 3500 Kürt köyünü yaktı. O köylerde oturan suçsuz insanları yuvasından etti. Bunlar, yalnızca Kürtleri büyük şehirlerin varoşlarına sürmekle kalmadılar, aynı zamanda o şehirlerin “demografik yapısı”nı da bozdular. İnsanları açlığa mahkum ettiler. Evet, Doğu ve Güney-doğu’da Kürt köyleri boşaldı, ama bu vahşet bölgede hayvancılığın çökmesine yol açtı. Bugün et fiyatları 30 liranın üstündeyse, bu dengesizliğin tek suçlusu 12 Eylül rejimi değil midir?
Nereden bakarsak bakalım bu hastalık Osmanlı hastalığıdır. Bir isyan çıktığında Osmanlının ilk işi, isyancıları dağıtmaktı. İttihat-Terakki’ciler de böyleydi. İttihat’çılar Osmanlı İmparatorluğu dağılıyor korkusuyla milyonlarca Ermeniyi sürmediler mi? Aynı gelenek cumhuriyet döneminde de devam etti. Kalan Ermeni ve Rumlar “varlık vergileriyle, yol çalışmalarına katılmama bahaneleriyle bölüm bölüm yurt dışı edildiler. Şeyh Sait ve Dersim isyanına karışan Kürtler sürgün edildi. Bu isyanlar sonucu asi Kürtler ve onların yakınları Haymana’ya, Polatlı’ya, Yunak’a, Akşehir’e, Cihanbeyli’ye, daha bir çok yerleşim merkezine yerleştirildiler. O koşullarda bu insanlar köylerinden sürüldü ama, o zaman onlara gittikleri yerlerde toprak verildi. Yani, en azından şimdiki gibi açlığa mahkum edilmediler. O sürgünlerde köyler yakılmadı. Kürtlerin bir bölümü yine oralarda kaldı. Bölgede hayvancılık, tarım çökertilmedi. Ülke ekonomisi alt-üst edilmedi.
Bugün, hem de böylesi bir çağda bu tür uygulamalar vahşet değil de nedir? Kürt sorununu içinden çıkılmaz hale getiren 12 Eylül’cülerden hesap sorulmalıdır. Elbette PKK cellatlarından da hesap sorulmalıdır.
Bu sorunu ayrıntılarıyla sergilemenin, suçsuz, günahsız insanların sorunlarına arka çıkmanın, “…akan kan durdurulmalı, sorumlular hesap vermelidir” demenin bölücülükle ilgisi var mıdır?
Muhalefet kaçak güreşiyor. Referandum oylamasını Anayasa tartışmalarının dışına taşımaya çalışıyor. Sevgili okurlarım, bu oylama otuz yıldır süren karanlık rejimin aşılması sürecini başlatacaktır. Gelin, bu ışıklı pencereyi sonuna kadar beraber açalım! İttihat-terakki’den bu yana devam eden militarist anlayışı, vesayetçi rejimi tarihin tozlu sayfalarına birlikte gömelim! Şahsen ben bu oylamada Kenan Evren’le yan yana gelip “hayır” oyu vermeye utanıyorum!
Çağdaş İttihat Terakkicilik
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan














