
Bir anne...
Başka bir şehirde evli olan kızına, yatıya gitmişti.
Geçmişte ufak tefek sürtüşmeler yaşamış olsalar da arayı düzeltip yeniden muhabbetli olmuşlardı.
Kız, kahvaltı sonrası çalan telefon konuşmasının ardından bir telaş içine girdi.
Anne merakla sordu:
- Hayırdır inşallah, bir şey mi oldu kızım?
- Sorma anne yaaa! Üniversiteden arkadaşım aradı. Anne-babası ve kardeşiyle beraber bir iş için buraya gelmişler ve "Müsaitseniz size de uğrayalım." diyor. Bir saat içinde evin önünde, olurlar ben ne yapacağım, nasıl hazırlanacağım, bilmiyorum.
Anne: "Ben sana yardımcı olurum beraber bir şeyler yaparız." dedi.
Sonra kalkıp işe koyuldular.
Kız, annesinin memleketten getirdiği yufkalardan börek yapıp tepsiyi fırına sürdü.
Kadın, yazdan hazırlayıp dondurduğu ve kızına gönderdiği fasulyeyi buzluktan çıkartırken, elleriyle sardığı yaprak sarmayı da gördü. Önceden alınıp buzluğa atılmış tavuğu da çıkarttı ve çözülmesi için suya saldı.
Dolmaları tencereye dizerken, çay kavanozu gözüne ilişti. Dibinde birazcık çay kalmıştı. Kızına seslendi:
- Bu çaya ekleme yapıver, misafirler gelince hazır olsun.
Kızı geldi. "Annesinden öğrendiği şekilde", aroması ve yapısı farklı olan çayları bir araya getirip, lezzetli bir karışım yaptı.
O sırada kızının üzgün bir şekilde; "Hay Allah!" diye söylenerek kavanozu salladığını gören kadın, aromatik çayın altta kaldığını düşünerek: "Kızım uğraşma, demliğe ekleme yaparsın." dedi.
Kız aniden durdu. Biraz düşündü ve yüzünde istihzalı bir bakış, acı bir gülüş belirdi. "Biliyor musun anne? Sen beni işte böyle hep yanlış anladın." dedi. Taşı gediğine koymuş gibi bir rahatlık hissetti.
Kavanozu neden salladığı söyleme ihtiyacı bile hissetmedi.
Kadının içi, bu "laf sokma" çabasına karşı bir tuhaf oldu, burkuldu, hüzünlendi.
Tekrar baktı ve o zaman anladı ki, kavanozu sallama sebebinin altta kalan çay ölçeğiymiş.
Hiç bir şey demeden işine devam etti.
Savaşta, son bir hamle daha yapıp muzaffer olduğunu "zanneden" kumandan edası içindeki kız, demliğe biraz çay ekledi ve kavanozu kenara bırakıp gitti.
Kadın, önce fırındaki tepsiyi çevirdi. Sonra demliğe baktı, gelen misafirlere göre çayın az olacağını düşünerek bir o kadar daha ekledi. Kavanozu yerine koydu.
Tavuk suyuna pilav yapmak için pirinci ısladı.
Artan suyuna yapacağı çorbayı da belirledi.
Yanına salata da yapacaktı. Kafasındaki planı işlemeye koyuldu.
Misafirler geldiler.
Afiyetle ve büyük bir memnuniyetle yiyip içtiler.
Bu kadar çok ikramın kısa sürede hazırlanmasına sebep olan anneye, özellikle teşekkür etmeyi ihmal etmediler.
Onlar gittikten sonra anne-kız, demliğin dibinde kalan azıcık çayla keyiflerine devam ettiler.
Anne;
"Bak kızım! Senin düşünmediğini düşündüm ben. Yetişemediğin yerde yetiştim. Eksiklerini tamamlamaya çalıştım. Den hayatta kimseye mahcup olma, dünya ve ahiretin huzurlu olsun, mutlu olasın diye çabaladım. Bazen yanlış anlamış da olabilirim, ben de insanım ama sen de benim emeklerimi, arkanı nasıl topladığımı görmedin, göremedin. Kendi kendine bu yaşa gelmiş gibi davranıyorsun. Beni hiç anlayamadın be kızım! Seni bazı şeylerden mahrum etmem; ya imkânsızlıktan ya daha kötü olmamasından veya o konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmayıp, korkularımdan kaynaklanmış olabilir. Ama asla senin mutlu olmana karşı bir suikast, bir art niyet değil..." demedi.
Dese de şimdilik anlamayacaktı.
Sonra... Çok çok sonra belki küçük kızı büyüyüp karşısına dikilerek "Anne, sen beni hiç anlamadın..!" deyince ya da annesi vefat edince anlayacaktı...
Ama bir gün; "şu bîçare annelerin kıymeti, özverili hâlleri, inadına gibi duran tavırları" anlaşılacaktı...
İşte o zaman annelik içgüdüsüyle yaptığı her hareket anlam kazanacak, her sözü zihinlere kazınacaktır.
"Annem dediydi..."
"Hele bir anne ol, o zaman anlarsın..."
"Bi gün beni ararsınız ama..."
Ve daha niceleri.
Kadın, çayını yudumlarken gözleri ufuk çizgisine kilitlenmiş, çocuklarının kendisini "duayla" anacakları günün hayalini kuruyordu.
Allahü Teâlâ yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:
"Biz insana anne-babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır." (Lokman Sûresi/14)
"Eğer anne-baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran; yüzünü ve özünü bana çevirenlerin yolunu izle. Sonunda dönüşünüz yalnız banadır. O zaman yapıp ettiklerinizin sonucunu size bildireceğim." (Lokman Sûresi/15)
“(Ey insan), hem bana hem ana babana minnet duymalısın” buyurularak Allah’a minnettarlıkla ana-babaya minnettarlığın birlikte emredilmesinin sebebi; Allah’ın insanı var edip onu nimetleriyle rızıklandırması, ana babanın da insanın hem dünyaya gelmesine vesile olması hem de hayatının en zayıf dönemlerinde, çocukluğunda, hastalığında ona kol kanat germesi, yetiştirip büyütmesi, beslemesi ve eğitmesidir.
Âyette, annenin fedakârlığına özel bir vurgu yapılarak onun hakkının daha çok olduğuna işaret edilmektedir.
Nitekim Hz. Peygamber de “Yâ Resûlallah! Kime iyilik etmeliyim” şeklindeki bir soruya, “Annene.” diye cevap vermiş; “Sonra kime?” denilince yine “Annene.” demiş; üçüncü defa tekrarlanan soruya da aynı cevabı vermiş; nihayet dördüncüsünde “Babana.” buyurmuştur.
Ebeveynler de bazı konularda çocuklarına zorluk çıkarmamalı, iki arada bırakmamalı.
Toprak, aldığını geri vermiyor.
Sevdiklerimizin kıymetini bilelim.
Kırık kalplere vesile olmaktan, hele hele anne-baba kalbini kırmaktan, onların ah'ını Allah'a sığınmak lâzım.
İnanın, ettiğinizi bulmadıkça ölmezsiniz.Herkesin yaşadığı durumlar. Allah gençlerimize ana baba kardeş sevgisi muhabbeti versin. Amin…
(Alıntı)














