Anadolu Kaplanları
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Kapitalizm milliyetçilik ve ulus devleti yaratarak gelişmesini tamamladı. Tarihte kapitalizme en önce geçen ülkeler, aynı zamanda “Batı Demokrasisi” dediğimiz bu rejimi ilk inşa eden ülkeler oldular. Biz, kapitalizme iki yüz yıl geç başladık. Öyle olmasına rağmen çağdaş devleti biz de kurduk. Fakat bizde sanayi burjuvası, yani özel sektörcüler henüz sahnede yoktular. Bu nedenle bizim ulus devleti burjuvazi adına “seçkinler” örgütledi.Fakat seçkinler başlı başına bir sınıf değildir. Onlar ara katmandır. Eskilerin deyimiyle toplumsal bir “zümre”dir. Günümüzdeki demokrasi mücadelesinin temel nedeni bu gerçekte yatıyor. Yani ulus devlet kimin devletidir? Seçkinlerin (askerler ve yüksek yargının) devleti mi, yoksa sermaye sınıfının devleti midir? Bu memlekette Genel Kurmay Başkanının seçimle iş başına gelen cumhurbaşkanını sudan bahanelerle tanımak istemediği ilk kez görülmüştür. Yine bu memlekette ilk kez Anayasa Mahkemesi, demokrasi adına halkın %47 oyla iktidara getirdiği çoğunluk partisini kapatmaya yeltenmiştir. Peki, ne oldu da bizim “güdük demokrasi” senelerce yaşama ortamı buldu? Günümüzde bu icazetli rejim sarsılmaktadır. Neden?
On beş yıl kadar önce TÜSİAD (Türkiye İş Adamları Derneği) “sivil demokrasi” mücadelesi veriyordu. TÜSİAD Prof. Doğu Erbil’e Doğu’da, Güney Doğu’da anketler düzenlettiriyor ve: “sivil demokrasiye geçilmedikçe gelişimin önü açılamaz” diyordu. TÜSİAD böyle düşünüyordu ama, o günlerde vesayetçi sistem karşısında adam gibi duracak güçlü bir siyasal parti yoktu. Hatta 12 Eylül rejimi en büyük merkez sağ partilere darbe vurdu. ANAP’ı ve Adalet Partisini eritti, siyasetten sildi. Bu nedenle TÜSİAD sivilleşme sürecinde başarılı olamadı. Fakat TÜSİAD’çılar, merkezdeki boşluğu dolduran AKP’yi desteklediler.
AKP’nin çoğunluk partisi olması hiç de tesadüf değildir. Çünkü AKP, “Anadolu Kaplanları” adı verilen Anadolu sermayesinin, geleneksel İstanbul/İzmit sermayesini sollayan yeşil sermayenin partisidir. Dinsel tabana ve özellikle de Anadolu Kaplanlarına dayanması, AKP’yi sıradan bir parti olmaktan çıkarıyor. AKP devletin gerçek(!) sahiplerine kendisini zor kabul ettirmiştir. Vesayetçilerle uzlaşan siyasal partiler, onların seslendiği laik çevreler, özellikle Atatürkçüler AKP’ye hala “öcü gibi” bakıyor. Koşullar ne denli zor olursa olsun, geçtiğimiz sekiz yıllık süreçte AKP rüştünü ispat etmiştir.
Bu arada dünyada gelişen dışa açılma politikası, yani küreselleşme Anadolu sermayesini güçlendirmiş, onun sınıfsal konumlarını iç politikada daha da pekiştirmiştir. Bugün Anadolu sermayesi gerçekten de sivil demokrasinin önündeki engelleri yok edebilecek bir güce ulaşmıştır. Güçlülük açısından TÜSİAD Anadolu Kaplanlarından daha ileri konumlara sahip olsa bile, bu çevreler açıktan icazetli sisteme karşı çıkamazlar. TÜSİAD’çı sanayicileri sonuna kadar destekleyen, onları bu günlere taşıyan bu rejimdir. Bu geleneksel ulus-devlettir. Onun için TÜSİAD’çıların yerleşik sisteme, onun sözcülüğünü yapan CHP’ye minnet borcu vardır. TÜSİAD AKP’yi her zaman destekleyebilir, desteklemiştir de. Ama aynı TÜSİAD, vesayetçi demokrasinin kuyusunu kazma sürecini başlatacak olan Anayasa oylamasında “hayır”cıların yanında yer alıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hani küreselciydiniz? Hani burjuva demokrasisinden yanaydınız? Hani sivil demokrasi mücadelesi veriyordunuz?
Anayasa oylaması kesinlikle sivil demokrasiye geçiş kanallarını açacaktır. Bu oylamada ilericilik ve gericiliğin kıstasları açıkça ortadadır. Kimden yanasın? Statükodan, yerleşik demokrasiden, militarizmden, vesayetçi düzenden yana mısın, yoksa bu tutucu güçlerin ruhuna fatiha okuyacakların yanında mı? Ölçü budur! Halktan yana olmak budur! İlericilik budur!
Akan Kan Dursun
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Türkiye sıradan bir ülke değildir. Hele hele haritadaki jeo-politik konumu, ikinci savaştan sonra çok önemli hale gelmiştir. Çünkü savaş öncesi dünyada bir tek sosyalist ülke varken, savaştan sonra tüm Doğu Avrupa’yla Çin ve Küba gibi ülkeler de sosyalizm kervanına katılmışlar, sonunda“Dünya Sosyalist Sistemi” adıyla yeni bir blok ortaya çıkmıştır. 1945 sonrası ülkemizin önemi daha da arttı. Çünkü ikinci dünya savaşı, var olan dünya dengelerini tamamen değiştirdi. Bu değişim dikkatlerin Türkiye üzerinde yoğunlaşmasına sebep oldu. Böylelikle ABD ister istemez ülkemizle ilişkilerini derinleştirdi. Türkiye hakkında yeni yeni politikalar üretti. ABD önce “Marshall yardımı”yla işe başladı. Fakat, görünürdeki bu yüzeysel dostluk ilişkileri giderek, ülkemizin sosyalist ülkelere karşı “ ileri karakol” olmasına kadar tırmandırıldı.
İkinci dünya savaşı sonrası, dünyanın “ki düşman kamp”a ayrılmasını sürecinin başladığı yıllardır. Bilindiği gibi bu süreç insanlık tarihinin en karanlık, en korkunç, en sancılı dönemidir. Bu süreçte anti-komünizm hortlatılmış, sermaye bütün dünya da, özellikle de ülkemizde solun yükselişini kanlı bir biçimde önlemiştir. Bu dönem amerikanın iç politikamızı yönlendirdiği en talihsiz dönemdir. İşte “derin devlet” denilen çeteler bu süreçte örgütlenmiştir. Militarizm bu dönemde şahlanmıştır. Zaten güçlü bir ordu ve devlet sahip olan ülkemiz rejimi, ABD tarafından yeniden düzenlenmiş, ordunun sistemi kontrol etmesi daha da geliştirilmiştir. Halkımız, ülkemizin ileri karakol olmasından çok çekmiştir. Türkiye her on yılda bir darbelerle sarsılan yoksul Asya ülkelerinden birisi konumuna dönüştürülmüştür.
Ekonomik kalkınmayı başardık. Sanayileşmeyi gerçekleştirdik. Ama askerler vesayet rejiminden hala vazgeçmiyor, egemenliğin, erkin sivillere geçmesine asla razı olmuyorlar. Bu ne biçim Atatürkçülüktür? Bu ne biçim çağdaşlıktır?
Dün komünizm tehlikesini bahane ederek sağ sol çatışmasını körüklediler. Kardeşi kardeşe düşman ettiler. Binlerce on binlerce vatan evladının kanını akıttılar. Günümüzde de Türk- Kürt çatışmasını alevlendiriyorlar. Kardeşi kardeşe kırdırmaktan sanki zevk alıyorlar. Sistem böyle devam edecek olursa, yarınlarda da mutlaka bir bahane bulabilirler.
Yeter artık! Türk toplumu “sanayi toplumu” aşamasını gerçekleştirmiştir. Ülkemiz feodal bir Orta-doğu ülkesi değildir. Türkiye güçlü bir ekonomik yapıya, güçlü bir sermayeye sahip olduğu için, ekonomik olarak dışa açılmayı başarmıştır. Sizler teokratik din devletinin ancak ve ancak “kapalı ekonomi”lerde, sanayileşemeyen geri toplumsal yapılarda barınabileceğini bilmiyorsunuz. Ya da vesayet rejiminin sınıfınıza bahşettiği maddi ve manevi çıkarları yitirmekten yana değilsiniz.
Ne dersiniz? Gerçek bu iki şıktan birisi ama hangisidir?
Ceylan Morca Siyaseti
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Emir Kır 1968 doğumlu. Avrupa’da Türk kökenli, Bakanlık mevkiine yükselmiş ilk bakan. Mahinur Özdemir ise 25 yaşında… Dersiniz ki, bu bayan henüz çocuk. Tesettürlü… Ama beyni pırıl pırıl. Bu kızımız da genç yaşta kendisini kabul ettirmiş, milletvekili olmuş. Emir Kır Belçika Sosyalist Partisinde siyaset yapıyor. Sayın Bakanımız: “Ömer Bey, bu kızla ben çok iyi anlaşıyorum. Fikirlerimiz o kadar uyuşuyor ki!” diye övmekle bitremiyor Mahinur’u. Sayın Sait Köse de, Resul Tapmaz da öyle. Bu gençlerin hepsi, genç yaşlarda siyaset merdiveninin basamaklarını başarıyla tırmandılar.Bu isimler ilçemizin yüz akıdır. Bu siyaset starları bizlerin, Emirdağ’lıların, Afyon’luların Avrupa’daki gururudur. Yalnız bizler mi? Bildiğiniz gibi tüm Türkiye kamuoyu onlarla iftihar ediyor. Ama MHP Emirdağ İlçe Başkanı Ceylan Morca bu yıldızları çekemiyor. Onları küçük düşüren demeçler veriyor.
Ceylan Morca, Anayasa Oylamasında “evet”çi olduğu için sevgili Emir Kır’a saldırıyor. Onu, AKP’li bir bakan gibi çalışmakla, propaganda yapmakla suçluyor. Bu kadarla yetinse üzerinde durmaya değmezdi. Fakat Ceylan Morca daha da ileri gidiyor: “Bu propaganda ve çalışma gayreti Sayın Cumhurbaşkanının askerliğini tecil etmesi ile mi ilgili diye düşünmeden edemiyor insan” diye aşağılayıcı sözler sarfetmekten çekinmiyor. Sayın Ceylan Morca, senden de hiçbir şey saklanmıyor vallahi! Ne kadar sivri zekalısınız? Pes doğrusu…
Bir defa Emir Kır asker kaçağı filan değildir. Sayın Kır’ın tecil sorunu varsa, bu da Sayın Cumhurbaşkanımızın yetkisindeyse, Sayın Bakanın AKP’li bir bakan gibi politika yapmasına, Cumhurbaşkanına yağ çekmesine hiç gerek kalmaz . Ceylan Morca, Sayın Cumhurbaşkanının Emir Kır’ı bizlerden daha çok takdir ettiğinden, sevdiğinden sanırım haberdar değildir.
Size bir şey söyleyeyim mi Ceylan Bey. Evet, bu gençlerin hepsi “evet”çidir. Ayrı ayrı partilerde siyaset yapsalar da hepsi demokrattır. Zira hepsi Belçika doğumludur. Hepsi eğitimini Belçika’da tamamladı. Hepsi Belçika kültürüyle, Avrupa kültürüyle donanımlıdır. Sayın Morca siz, Belçika’nın ne denli adaletli bir ülke olduğunu bilemezsiniz. Belçika iki toplumlu, iki bölgeli, iki resmi dili olan bir ülkedir. Başkentte memurluk yapmanın ön-koşulu, iki dili de ana diliniz gibi bilmenizden geçer. Yani bu dillerden birisini okuyup yazamıyorsanız, Brüksel’de kamu görevlisi olamazsınız. İşte Belçika böylesine adil bir ülkedir.
Sayın Morca ben, 1980 yılında döndüm Belçika’dan. O tarihten bu yana, o adil ülke daha da adaletli oldu. Her iki toplumun da başkenti olduğu için Brüksel’e üçüncü bir “federal bölge” statüsü verilmiş. Bu yetmiyormuş gibi, altı tane de küçük küçük “ özerk bölge”ler oluşturulmuş. Kısacası, Belçika’daki ileri demokratik yapılanmayı anlayamadığın gibi, o koşullarda yetişen insanları da anlayamazsın. Çünkü böyle bir demokrasi anlayışı sana ters gelir. Oysa ki, günümüzde yürütülmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde, Türk tarafının temel tezi budur. Sayın Morca onlar bir başka dünyanın insanlarıdır.
Avrupa’da Türk olarak ilk kez bakan olan, tarihe böyle geçen, kendisini dünya kamuoyuna kabul ettirmiş bir insana, Anayasa Oylamasında “evet” oyu kullanacağını açıklaması üzerine, ona saldırma hakkına sahip misin? Bu değerli insanımızı sudan sebeplerle karalamaya çalışman hiç yakışık almıyor. Bu nedenle Sayın Morca, devirdiğin kazanları, yıktığın kaleleri tamir etmen, sevgili Emir Kır’dan, Resul Tapmaz’dan en kısa zamanda özür dilemen gerekmektedir.
Siyasî Taraf Olmak(1)
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Arkadaşımın teknesiyle o kış ortası, "şööle bi dolaşak," diye, denize açılıyoruz. Sayımız fazla değil.
Deniz sakin. Martılar, kısa bir süre bize eşlik ettikten sonra uzaklaştılar. Tekneyi saran kırağı çözülmeye başladı. İki alüminyum bira kutusu beş metre aralıkla sağ tarafımızda raksediyor.
Arkadaşlar aralarında çok zevk almakta oldukları, birbirlerinin ağzından sözü almalarından belli, bir sohbete dalmışlar. Konu yerel seçimlerde:
—Kim, nasıl, ne olur?
Artık yurdumuzda da bu mevsim muz, domates, biber her sofrada bulunuyor. Peynirin daniskaları da öyle. İçecekler, Avrupa'daki fiyatlardan çok yüksek olmasına rağmen her çeşiti var ve çoğu da alabiliyor.
Her 'demir at, demir al'larla birlikte şehrimizin önce eksiklerini masaya yatırıyoruz(bu cümle, en gıcık olduğum cümle), sonra da tek tek o eksikleri tamamlıyoruz. Şehrimiz, şehir görünümüne tarafımızdan çevrildikten sonra, dönüyoruz.
Tekneyi yerine bağlayıp, indikten sonra görüyoruz ki, bizim teknede yaptıklarımızı el oğlu bozmuş; eski görünümüne getirivermiş.. İkiellilik yaya yolu, dördüncü çay bahçesinden itibaren bir metreye dönüşüvermiş ve bir diğeri de bu yetmezmiş gibi ortasına iki demir direk çakmış.
Üşüdük ya, çorbacıya giriyoruz. Televizyonda spiker ha bre bir şeyleri masaya yatırıyor. Tüm gözler, spikere dikilmiş, kulaklar oynuyor.
Memleketin başbakanı "One minute!" diyor.
Kaşıkları bırakıyor tüm müşteriler, alkışlıyor başbakanlarını.
Parti liderleri başbakanın sözlerine yorum yapıyor. Arkadaşlarımın partisi lideri, muhalefet olmasına rağmen başbakanın sözlerini tasvip ediyor. O da alıyor hakkına düşen alkışları. Masadakiler, millî birlik ve beraberlikten bahsediyorlar. Muhalefet olan liderlerinin bu tutumu karşısında ona daha bir hayran kalıyorlar.
Şehrimizi değil sadece, Türkiye'yi boş veriyoruz; derdimiz, Filistin ve İsrail…
Ertesi gün yine haber saatinde aynı arkadaşların çoğuyla birlikte yine haber saatinde biraradayız.
Muhalefet lideri başbakanın tavrına yorum yapıyor:
— Tavır doğru, üslup yanlış. Bir başbakana yakışmıyor.
Arkadaşlarım birbirlerinin yüzüne, sonra da çevresindekilere bakıyor. Ağız birliği etmişcesine:
—Doğru söylüyor.
Görüyorum ki siyasî taraf olmak insanın kendisine özgü fikir ve düşüncelerine özgürlük tanımıyor.
Demirel’in Dönüşü
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Geçtiğimiz Perşembe günü Demirel sahneye döndü ve ayağının tozuyla dedi ki: “AKP ülkeyi bölmüştür.” Düzenle uzlaşan gazeteler Demirel’in demecini anlata anlata bitiremiyorlar. Gazeteler ondan: “Türk siyasi tarihine damgasını vuran duayen” olarak söz ediyorlar.Demirel gerçekten büyük(!) ve usta bir politikacımızdır. Zira Demirel Başbakanlığı sırasında iki kez askeri darbeyle karşılaşmış ve ikisinde de şapkayı atarak kaçmıştır. Bu anlamda Demirel gerçekten usta politikacıdır. Şimdi bu adam kalkıyor “AKP ülkeyi bölmüştür” diyor. Sayın Demirel, adama sormazlar mı: “1970’li yıllarda, Milliyetçi Cephe politikalarıyla ülkeyi düşman kamplara bölen siz değil miydiniz?” Ülkenin en güzide evlatlarının, faili meçhul cinayetlere kurban gitmesini seyreden de herhlde sizdiniz. Demokrasi istemekten başka suçu olmayan yurtseverleri derin devlet provokasyonlarıyla sindirmeye çalışmadınızmı? Aynı yıllarda kardeşi kardeşe kırdırtmaktan asla çekinmeyen yine siz değil miydiniz?
Demirel Türk siyasetinin duayeni filan değildir. Tersine Demirel, gerçekleri ters-yüz ederek halkı uyutan en büyük “demogog”tur. Can çıkar, huy çıkmaz! Demirel yine demogoji yapıyor. Diyor ki: ”Eskiden ben Kürdüm, Çerkezim, Türküm diye bir şey mi vardı? Kürt açılımı deyince ‘ben Kürtmüşüm, o halde benimde haklarım var’ dediler. Bunlara hiç gerek yoktu.” Sayın demogoji ustası, sana soruyoruz: “Kürt demokratik istemleri gerçekten Kürt açılımı politikasıyla mı başlamıştır? Yoksa bu ulusal sorunun tarihsel kökenleri mi vardır?” Bu gerçeği dağdaki Sağır Sultan bile bilir ama, gelgör ki Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmuş, kırk yıldan bu yana ülkenin siyasi yaşamına damgasını vurmuş bir kişi olarak Demirel bile hala gerçekleri görmezlikten geliyor.
Sayın Demirel, sen demokrasiden korkarsın. Sen her fırsatta, oy kaygısıyla Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söyledin ama, Menderes’in çizgisini, demokrasinin tabana yayılmasını, demokrasinin sivilleşmesini hiçbir zaman istemedin. Vesayet rejimine hiç karşı çıkmadın. Menderes’i asanlarla her zaman uzlaştın ve hala uzlaşıyorsun. Fakat halk sürü değil ki! Dünya yeni bir çağa adım atıyor. Değişim rüzgarları elbette insanımızı da etkiliyor. Tarihsel ilerlemeyi kavramak istemeyen sensin. AKP tam olmasa bile en azından değişimlere, küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışıyor. Kürt halkı koyun değil ki, bıraktığın yerde otlayıp dursun. Onlar da bu memleketin evladı. Onlarda elbette demokrasinin nimetlerinden yararlanmak istiyorlar. Ama sen Kürtleri kardeş olarakgörmedin ki.
Sen:”Bravo bravo…ikilik çıkardılar” diye AKP hükümetine çamur atmaya yelteniyorsun. Ama eski yol arkadaşın, Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek saldırılarını ne güzel yanıtlıyor. Sayın Çiçek:”Demirel az konuşsun. Biz onun yapmadıklarını yapıyoruz.” diyor. Otur oturduğun yerde Demirel Efendi! Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan bir birey olarak saygınlığını yitirme!
Senin saltanatın kaybolalı, senin çağın geçeli yıllar oldu. Köprülerin altından çoook su geçti. Korkma ülkemiz batmıyor. Tersine halkımız sorunlarının bilincine varıyor. Senin bastırmaya çalıştığın demokrasi mücadelesi filizleniyor, boy veriyor. Halkımız kabuğunu kırıyor, tüm engellere rağmen “Konuşan Türkiye” gerçek oluyor.
Sayın Demirel, demogojide ustalaşmak hüner değildir. Evrensel demokrasiyi inşa etmede var mısın, yok musun…onu söyle?
Korku Dağları
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Toplum kabuğunu çatlatıyor. Eski ile yeni her alanda karşı karşıya geliyor. Çatışmanın, kamplara bölünmenin temel nedeni budur.Toplumda herkes aynı şeyleri, aynı biçimde düşünmek zorunda değildir. Aslında demokrasi dediğimiz şey de bu değil mi? Öyleyse herkes herkesin düşüncesine saygı duyacak. “Benim düşündüğümü neden düşünmüyor?” diye, kimse kimseye saldırmayacak, kimse kimseye baskı yapmayacak, kimse kimseyi aşağılamayacak. Bunlar, yalnızca demokrasinin değil, aynı zamanda insanlığın da erdemleridir.
Toplumdaki derin uçurumlardan, düşünce ayrılıklarından, kamplaşmalardan korkuya kapılmak doğru değildir. Bu anlamda ülkemiz zaten çok renkli bir mozaiktir. Toplumsal yapımızda alevi-sünni, Türk-Kürt, dinci-laik gibi farklılıkların olması son derece doğaldır. Ama böylesi farklılıklardan yararlanarak toplumu “düşman kamplar”a bölme çabasında olanlar var. Demokrasiden nasibini alamayan zavallıların her biri bir uçurumu derinleştirme sevdasındadır.
Solcu, sosyal demokrat ya da laik aydınların çoğu, AKP’nin dinsel bir parti olduğunu, bu nedenle hükümetin takiyye yaptığını, eninde sonunda konumlarını güçlendirdiği zaman, mutlaka ve mutlaka din temelli teokratik bir yönetime geçeceğini dillendirip durdular. Zavallı Deniz Baykal bu anlamda toplumu germekten kaçınmadı, tersine böyle politikalarla CHP’yi güçlendireceğini sandı. İnsanların kafasında asılsız “korku dağları” yarattı. Peki, sonu ne oldu? Ne olduğu belli… Kendi kazdığı kuyuya kendisi düştü.
Bu yazının amacı bunları anlatmak değil. Biz asıl konuya, yani AKP’nin en sonunda din devleti kurup kuramayacağı konusuna değinmek istiyoruz. Gerçekten kimi aydınların korkuları yerinde midir? Yoksa bu korku dağları edebiyatı eskimiş siyasetlerin yalnızca propaganda malzemesi midir? Konunun püf noktası budur. Açıklayalım.
Soruyoruz: “Günümüz İran’ında dışa açılan bir tek büyük sermaye şirketi var mı?” Yalnız Iran değil, Dubai ve bazı küçük emirlikler dışında, aşırı petrol zengini Suudi Arabistan, Irak, Küveyt, Libya, Mısır, Suriye, Tunus, Ürdün vb. gibi ülkelerde acaba bir tane küresel büyük şirket var mı? Bizim bildiğimiz yok! Hiç düşündünüz mü, bunun nedeni nedir?
Söyleyelim. Bu ülkelerin hemen hemen hepsi aşırı petrol kaynaklarına sahipler. Üst yönetimleri yıllardan beri dolar deryasında yüzüyor. Bu avantajlara sahip olmalarına rağmen, hiç birisi üretime yönelmedi. Krallar, emirler, şeyhler ülkelerinin kalkınmasını, sanayileşmeyi istemedi. İşte şeriat ya da İslam cumhuriyeti böylesi koşullarda yaşar.
Sanayileşmemizde dinci çevrelerin çabasıyla oluşan ve gelişen “İslami sermaye”nin emeği önemlidir. Bugün Müsiad’ın çoğu üyesi AKP’ye destek veriyor. Anket yapın, tek tek sorun bakalım, acaba bu sermayedarların kaç tanesi kapalı ekonomiyi savunacak? Kaç tanesi dışa açılmayı reddedecek? Kısacası, ülkemiz açısından küreselleşen bir dünyada içe kapalı İslami yönetim modellerini hayal etmek bile mümkün değildir.
Adana’nın, Kayseri’nin, Konya’nın, Denizli’nin, Gaziantep’in, Mersin’in, Afyon’un, Eskişehir’in…yani Anadolu’muzun genç girişimcilerine güvenin! Onlar ülkemizi bataklığa değil, aydınlık geleceklere taşıyor!
Demokrasi Geleneği
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
İngiltere Başbakanı David Cameron Ankara'ya geldi. İngiltere'nin yeni başbakanı bizi en içten destekleyen liderlerdendir. O: “ Türkiye'nin kampın bekçisi olabileceğini, ama çadırın içinde oturamayacağını” söyleyenlere ateş püskürüyor. Sayın Cameron doğrudur. Ülkemiz gerçekten de yükseliyor. Ekonomimiz büyüyor ki, dışa açılım hızlanıyor. Küreselleşmeye uyum sağladığımız için giderek zenginleşiyoruz.Bütün bu gelişmeler bölgemizdeki, özellikle de Müslüman dünyasındaki ağırlımızı artırıyor. Başta ABD olmak üzere, çoğu AB yönetimleri bu gelişmeleri değerlendiriyor. Türkiye sıradan bir ülke olmaktan çıkıyor. Kendi coğrafyasında “merkezi bir güç” haline geliyor.
Bu gelişmeler elbette bizlere kıvanç veriyor. Dün neredeydik, bugün nerelere geldik! Fakat bu güzel gelişmeler bizi yanıltmamalı. “AB bizi eninde sonunda kabul eder” gibi bir yanlışa asla düşmemeliyiz. Neden?
Evet, ekonomik büyümemize AB ülkeleri de hayran. Sanırım bu şart artık aranmaz. Başta şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Bizim tarihimizde “demokrasi geleneği” yoktur. 1946'da Demokrat Parti: “Yeter artık, söz milletin” dedi, sivil demokrasiye yönelimi o günkü koşullara göre başlattı. Ama askerler bu gelişimi hazmedemediler. 1960 darbesiyle hala üstesinden gelemediğimiz “vesayet Demokrasisi”nin temellerini sağlamlaştırdılar.
Bu konular elbette bu küçük makalede etraflıca incelenemez. Kısaca özetlemek gerekirse; Avrupa günümüzdeki sanayi toplumunu, en az 300 yılda oluşturdu. Bizse sanayileşmeyi 50-60 yıla sıkıştırdık. Evet, bugün biz de sanayileşmiş bir ülkeyiz. Bu, övünülecek bir gelişmedir. Fakat sanayileşmenin içini demokrasiyle dolduramadık. Çünkü yukarıda vurguladığım gibi, demokrasi geleneğimiz yok. Bizde demokrasi yukarıdan aşağıya pompalandı. Demokrasinin tabana yayılması engellendi. Hala frenlemeye çalışan statükocu güçler var.
AB ülkeleri diyor ki: “Ekonomik başarılarınızı demokratik gelişimle süsleyin. Barışı, özgürlüğü, kardeşliği sağlamlaştırın. Kürtlerle ayrışmaya son verin. Bizler, otuza yakın devlet, altmıştan fazla halk, soğuk savaş yıllarını geride bıraktık. Siz de kendinizi yenileyin. Demokrasinizi evrensel ilkelerle donatın. Ondan sonra gelin aramıza.” Ne dersiniz? Avrupa'lılar haklı değil mi? Aslında onlar ne ekonomik büyümeye, ne uygarlıkta geri kaldığımıza, ne de Müslümanlığımıza bakıyorlar. Onlar tek bir konuda hassaslar. O da; evrensel demokratik ilkeler. Yani, demokrasimizin olgunlaşması.
Ne dersiniz…son İnegöl ve Dörtyol olayları bu görüşleri doğrulamıyor mu?
ÖMER ÖZKAN














