Yalan Dünya
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Metin Sağlam
Sevgili okurlar insanoğlu bir kuş misali bu gün var ama belki yarın yok. Kimsenin yarına çıkacağına garantisi yoktur. Doğduk büyüdük ve bir gün elbette her fani gibi bizlerde öleceğiz. Bir düşünün daha dün okula başlamıştık. Arkasından iş hayatı aile hayatı derken günler birbirini kovaladı. Birde bakmışız ki saçlarımız ağarmış, sevdiklerimiz bir kısmı şuan hayatta yok ve diyoruz ki sıra acaba bize ne zaman gelecek. Önemli olan Dünya ve Ahiret hayatını doya doya yaşamaktır. Elbette Ahiret hayatımız daha yaşanmadı. Ama bir söz vardır üç günlük dünya güzel bir benzetme. İşte geldik gidiyoruz. Acısı ile tatlısı ile bu ömür denen hayat bitti bitiyor. Dünya denen bu fani hayatta kimler geldi kimler geçti. En sevdiklerimiz gözümüzün önünden birer birer gidiyor. Önemli olan yaşanan acı tatlı olaylardan ders almaktır. İnsanoğlu elbette kuldur. Hata yapacaktır. Ama önemli olan bu hatalardan ders almaktır. Önceki yazılarımda bu konuda yazmıştım.”Hatasız Kul Olmaz” diye. Evet, sevgili okurlarım başımızı iki elimizin arasına alıp bir süre düşünelim. Bu hayata ne amaçla geldik? Neler yaptık? Acaba hayattaki belirlediğimiz hedeflere ulaştık mı? Bu yolları kat ederken acaba bazılarını kırdık mı? Bu soruların cevabını verebilene ne mutlu ki hayatı amacına uygun yaşamıştır.
Güneş gibi şahsım olsa
Devlet gibi tahtım olsa
Gazi gibi bahtım olsa
Yine bana gelen olmaz
Güller açsam bağlar gibi
Gazel döksem çağlar gibi
Altın olsam dağlar gibi
Kıymetimi bilen olmaz
Hazne dolu akçem olsa
Türlü kumaş bohçam olsa
Yalan dünya bahçem olsa
Benden bir gül alan olmaz
olmaz, olmaz...
Evet, bu güzel şiirde de bahsedildiği gibi “Yalan Dünya” aslıda yalan olan Dünya değil insanlardır. Ama ne hikmetse biz toplum olarak her şeyi tersinden okumayı çok severiz. Mutlaka her hatada da bir suçlu buluruz. Kendimiz sütten çıkmış ak kaşık misali ter temizizdir. Acısı ile tatlısı ile yaşanmış hayat bizim hayatımızdır. Ne mutlu hem Dünyasını hem de Ahretini kurtarana…
Ramazan Ayına Hazırlık
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Mübarek Şaban ayının sonlarına yaklaşmış bulunmaktayız. Önümüzdeki hafta bugün Allah izin verirse Ramazan ayına girmiş bulunacağız. Peygamber Efendimiz (sav) üç aylara kavuştuğu zaman şöyle dua etmiştir: “Allah’ım Recep ve Şaban aylarını hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl bizi Ramazan ayına ulaştır.”(1) Yine bir başka hadis-i şeriflerinde ise; “Recep Allah’ın, Şaban benim, Ramazan’da ümmetimin ayıdır”(2) buyurmuşlardır.
Bu mübarek zaman dilimleri kainatın sahibi Cenab-ı Hak tarafından bizlere verilmiş büyük bir ganimettir. Bu aylar ve içindeki müstesna geceler adeta Yüce Rabbimizin bizi bağışlaması için bir bahanesidir. Bizler de bu mübarek ayların değerini bilip hürmet göstermeli, bu manevi atmosfer havasından olabildiğince istifade etmeliyiz. Ayların sultanı olan Ramazan ayına asırlarca biz müslüman topluluklar tarafından büyük hassasiyetler gösterilmiş, bu mübarek ay hayır ve hasenat ayı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu ayda yapılan her iyiliğe Yüce Rabbimiz kat kat mükafat vermektedir.
Ramazan ayına ayrı bir güzellik katan hiç şüphesiz İslam’ın beş şartından biri olan oruç ibadetidir. Orucun maddi ve manevi bize çok faydaları vardır. Bir ay boyunca tutacağımız oruçla midemizi dinlendirip sağlıklı bir yaşama adım atma imkanına kavuşacağımız gibi manevi yönden de sabrı öğrenerek nefsimizi terbiye ederiz. Ramazan ayı aynı zamanda Kur’an ayıdır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: “O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”(3) Öyleyse bu ayda bol bol Kur’an okuyup, okunan mukabelelere katılalım. Kılacağımız teravih namazlarına çocuklarımızın da elinden tutup götürmeye özen gösterelim. Onbir ayın sultanına yakışır şekilde bu Ramazan’ı karşılayalım ve bu ayı dopdolu geçirebilmek için elimizden geldiğince özen gösterelim. Hutbemi bir hadis-i şerif ile bitirmek istiyorum: “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da bağlanır”(4)
(1) Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259
(2) Camiü's-Sağır, c.4, s.18
(3) Bakara,185
(4) Buhârî, Savm, 5
Bulgarlar'ın Ettikleri / 2
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Türkiye'ye tatile gelip de belini inciten beni bulur nedense.
"-Ağabey," dedi Şükrü, "bel fıtığı oldum burada. Çocukları uçakla göndereceğim, kendim arabayla gideceğim mecburen. Belçika'ya gitmeyi düşünüyorsan,…"
Brüksel'deki bir dernekten orada üniversiteli öğrencilere iki konuda konferans vermem için zaten davet de almıştım. Sovyetler yeni dağılmıştı; güzergahtaki ülkeleri görmek istiyordum.
"-Romanya üzerinden gidersek olur," dedim. Çaresiz, kabul etti.
Gurbetçilerin çoğu Bulgaristan'da yaşadıkları garipliklerden bıktığından uçakla geliyorlar, Türkiye'de satın aldıkları otomobilleriyle tatillerini yapıp, sonra garajlarına kilitleyip, ya da satıp, uçakla geri dönüyorlar daha.
Bulgaristan'a girişte yeşil pasaportumun onlar için özelliği olmadığını, 25 DM transit vize, 5 DM toprak bastı, 5 DM çöp vergisi vermem gerektiğini söylüyor gümrük kapısındaki görevli yılışık kız. Pasaportumun ayrıcalığı, bagajımızın boşaltılmamasını sağlıyor.
Kuzeye yöneliyorum. Yol, bomboş. Otoban ve 130 km. hızım var. Bom boş yolda kilometrelerce sonra sağdaki polis arabasını görüyoruz. Ziftlenen iki polis durduruyor.
"-Kırk Mark komşu," diyor, birisi. Yol arkadaşım devreye giriyor. O, bu yollarda daha tecrübeli.
"-Hifti hifti(Yarı yarıya)."
20 DM verip, devam ediyoruz. Makbuz falan istesek dokuz dereden su getirtecekler; ben de biliyorum.
Tüm trafik işaret levhaları Kiril Alfabesi. O zamanlar henüz navigasyon sadece Amerika'da var.
Romanya'da duvarına Türk Bayrağı resmedilmiş bir yere giriyoruz. Çorbacı. Türk TIR şoförleri karşılaştıkları zorlukları anlatıyorlar.
Romanya'dan feribotla Tuna'yı geçip, Macaristan'a gireceğiz. Tuvalete giren İngiliz turist kızlar çığlık atarak kaçışıyor. Bakıyoruz, her taraf göl.
Romanya gümrük çıkışı karşıda. Tüm otomobillerin bagajları boşalttırılmış. Pasaportumun garipliği derdine düşüp, bizimkini boşalttırmadılar. Benimki gibi pasaport görmemişler; müdürü çağırıyorlar. Müdür de görmemiş, iyi sigara soruyor. İki paket 2000 veriyorum.
Benzin deposunu doldurduktan sonra Macar gümrüğüne giriyoruz. Yine tüm bagajlar boşaltılmış, saatlerce bekledikleri belli. Pasaportum için bir yere telefon ediyorlar. Bagajımızı boşaltmıyorlar ama depodaki benzinin ne kadar olduğunu soruyorlar. Diğer otomobillerin depolarını ölçüp, vergi alıyorlar. "Tarant litr(otuz litre)" diyor, arkadaşım. Vergiyi ödüyor, yemyeşil Macar topraklarına giriyoruz.
Ormanlık bir alandan geçerken iç çamaşırlarıyla iki kız yolumuzu kesiyor. Duruyoum.
"-Normal zehn Mark, saksafon zwenzig(normal on mark, saksofon yirmi,)" diyor birisi Almanca. Yorgun olduğumuzu söyleyip, yola devam ediyorum.
O yönden gidecek gurbetçilerime uyarımdır.
Ve navigasyonsuz zorluk çekersiniz.
Hayırlı yolculuklar.
Doğal Hayatı Korumak
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Rabbimizin bize ihsan ettiği sayısız nimetlerinden biri de dünyamızı âdeta bir cennet gibi süsleyen yeşil alanlar, ağaçlar ve ormanlardır. Havaya, suya ve gıdaya ihtiyacımız olduğu gibi ağaçlara, ormanlara ve yeşil alanlara da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah; kainattaki her şeyi, beli bir ölçü ve ahenk içerisinde yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, mükemmel işleyen bu ilâhî düzen ve ahenk için şöyle buyrulmaktadır: “Gökleri yedi kat üzere yaratan Allah’tır. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak, ama göz umduğunu bulamaz, bitkin ve yorgun düşer.”(1)
Rengârenk çiçekleri, yeşillikleri, tertemiz havası, suyu ve cıvıl cıvıl öten kuşlarıyla tabiat ruhumuzu dinlendirmektedir. Üzülerek söylemek gerekir ki, bu nimetlerden faydalanırken bir çoğumuz, bunların Allah’ın ne büyük birer nimeti olduğunun farkında bile değiliz. Bütün sadeliği ve güzelliği ile bunları koruyacağımız yerde, onlara zarar vermekte ve birçok canlının hayatıyla oynamaktayız. Sanki insan, kendi eliyle kendi sonunu hazırlamaktadır. Dinimiz İslâm bizden yeryüzünün imarını dolayısıyla tabiatın korunmasını istemiş, ağaç dikmeyi ve ekin ekmeyi sadaka-i cariye olarak kabul etmiştir. Peygamberimiz (sav), “Müslüman, bir ağaç diker, o ağaçtan insan, hayvan veya kuş istifade ederse bu, kıyamet gününe kadar o kimse için sadaka olur” (2) buyurarak konunun önemine dikkat ekmiştir.
Dinimiz, ağaç dikmeyi, yeşil alanları artırıp korumayı bu kadar teşvik etmesine rağmen, Müslümanların köy, kasaba ve şehirlerini ağaçtan, ormandan ve yeşil alanlardan yoksun bırakmalarını, hatta mevcutlarını kesip yok etmelerini anlamak mümkün değildir. Kesilen ağaçların yerine yenisinin dikilmemesi, yeşil alanların ve ormanlık arazilerin birtakım sebeplerle sorumsuzca yok edilmesi, dikkatsizliğimiz yüzünden yangınlara sebep olunması, ağaca zararı olan hayvanların orman içlerinde otlatılması ekolojik dengeyi bozmaktadır. Yine av hayvanlarının yavrulama ve kuluçka dönemi gözetilmeksizin zamansız avlanması tabii dengeyi bozduğu gibi, bilinçsizce kullanılan zirai ilaçlar doğada ki bitki çeşidinin azalmasına hatta bazı türlerin yok olmasına sebep olur. Yine bu ilaçlar tabii hayatın bir parçası olan bazı böcek ve sürüngenlerin ölmesine, dolayısıyla bunlarla beslenen daha büyük hayvanların yok olmasına sebep olur.
Bu itibarla, Dini sorumluluğumuz idraki içerisinde olalım, doğal hayatı ve ormanları koruyalım yeşil alanların çoğaltılmasına, ağaç ve ormanların korunmasına özen gösterelim. Cennet vatanımızın çölleşmesine seyirci kalmayalım. Sahip olduğumuz maddi ve manevi bütün değerlerin Rabbimiz tarafından bize bir emanet olarak verildiğini ve bütün nimetlerden hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Hutbemi Sevgili Peygamberimizin konuyla ilgi şu sözüyle bitirmek istiyorum: “Biriniz, elinde bir hurma fidanı varken kıyametin kopacağını anlasa bile yine onu diksin.”(3)
Afyonkarahisar/Merkez
(1)Mülk,3-
(2)Müslim,Müsâkât,10
(3) Heysemî, Mecmeu Zevâid, IV, 63
Bulgarlar'ın Ettikleri / 1
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Türkler'in karayolu ile Bulgaristan'a her giriş-çıkışlarında pek çok vatandaşımız kâbuslar yaşamıştır.
Komünizm dönemlerinde Almanya'dan iznimi geçirmek için ilk yurduma gelişimde, önümde 30 km. hızla seyreden Bulgaristan plakalı otomobili solladığımda tepedeki polisler tarafından durduruldum.
"-Komşu evraklar…"
Görev pasaportumu görünce aralarında Bulgarca konuşup, sonra:
"-Arabayı solladın."
"-Geçme yasağı yok ki."
Diğeri elindeki o zaman taşıdığımız siyah küçük defter şeklindeki ehliyetimi göstererek;
"-Bu Türk ehliyeti. Araban Alman arabası ve Almanya'dan geliyorsun. Alman ehliyeti olmalı. Gidip, Alman ehliyeti alıp, geleceksin."
Sonuçta 20 Yugoslav Dinarı ve 10 DM. problemin çözümüne yetiyor.
Öğrendim ki sonradan, o 30 km. hızla seyreden aracı kendileri trafiğe sürüyorlar.
İzin dönüşü yine soyguncular ülkesinde bir park yerinde dinlenmek için duruyoruz. Hepimizin otomobili Almanya plakalı. Hepimiz de Türküz.
Bulgar plakalı bir otomobil geliyor. Bagajını açıyor. Teker gibi kaşarlar. Dört kg. en az her biri. Almanya'da kaşar o zaman en az 8 DM.
"-Komşu 10 DM."
Birkaç vatandaşım alıyor ve gülümseyerek bagajlarına atıyorlar.
Yolda yine sağa çektirilmiş, Almanya plakalı, bir tarafında mutlaka Türkçe, "Ömür Biter, Yol Bitmez" veya "Acele eden ecele gider" gibi cümleler yazılı otomobiller, minibüsler.
Çıkış gümrüğüne varıyoruz. Sağ tarafta açık bagajlar ve üst üste yığılmış kaşarlar.
Sonradan öğreniyoruz ki aynı kaşarlar, aynı park yerlerinde defalarca satılıyor.
Almanya'ya döndüğümüzde herkes Bulgar maceralarını(!) anlatıyor:
"-On beş, on altısında bir kız yaklaştı. Camı indirdim. Yavaşladım. Kız diyor:' Abi, ben de Türküm. Çorap, jiklet, çikolata var mı?' Sustum.. Kız sağ tarafa geçip, kapıyı açıp bindi arabaya. 'İleride orman var. 20 Mark verirsen seninle yatarım.' demesin mi..Beş kilometre gitmeden orman başladı ve girdim içine. Bagajdan Türkiye'dekilere aldığım hediyeler içinden bir kadın çorabı arıyorum. Çorabı bulup, bagaj kapağını kapattığımda bir polis arabası arabamın önünde; bir polis de eli belinde bana gülmüyor mu..Beni polis arabasına aldılar. Gülen polis de benim arabayla peşimden geliyor. Doğru karakola. Sabahı ettirdiler. 200 Mark verdim de kurtuldum."
Olur böyle vakalar, Bulgar polisi bir şey bulur, yakalar.
Dönecek olan gurbetçilerimize ders olsun.














