Sitara Çiçeği
- Ayrıntılar
Rumların Aziziye’de bulunduğu senelerde Terzi Patnos vardı. Uzun kış gecelerinde gaz lambasının altında büyüklerimiz ile bir araya gelir sohbet ederlerdi. Sohbetlerin çoğunda yayladan bahsederlerdi. Terzi Patnos’un oğlu Mikail de sohbetleri can kulağı ile dinlerdi. Bir gün çok merak eder, “Ne olur beni de götürün yaylaya” diye Dedemlere yalvarır. Büyüklerimiz Mikail’e söz verirler. Yayla zamanı gelir, hazırlıklar başlar. Söz verdikleri gibi Mikail’in annesinden ve Babası Patnos Efendi’den izin alırlar, Mikail bizimkilerle yaylaya çıkar.
Yaylada Emirbaba’dan bahsedilir. Rivayete göre, bir harp olacağı zaman, Emirbaba Yorgun Dede’ye, Yorgun Dede’de Emirbaba’ya top atarlar (Gökyüzünde Yayladan Adaçal’a, Adaçaldan Yaylaya ışık hüzmesi göründüğü söylenirdi), bu şekilde birbirleriyle haberleşirlermiş. Mikail ve Dedemler ArabAhmetoğlu (Münür Özkara’nın dedesi) Seyit Ağaya “Seyit Amca bizi Emirbabaya bi götür.” derler. Seyit Ağa (nur içinde yatsın) çocukların ısrarına dayanamaz “Şimdi yatalım, sabah eşeğimize azığımızı alalım koyulalım yola” der. Sabah olur hazırlanırlar, yola revan olurlar. Bir ara mola verip hep birlikte azıklarını yerlerken Seyit ağa çocuklara “Karşıdan kar getirin size ağda şurubu yapacağım” der. Getirirler, karla ağdayı karıştırıp çocuklara içirir. Mikail “Seyit Amca bunu çok beğendim, ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.” der. Kalkıp toparlanırlar yola devam ederler. Çocuklardan biri yolda otların arasında tek tük çıkan Stara çiçeğinden bir tane bulup Seyit Amca’ya getirir. O da “Onu misafirimiz Mikail’e
YUNUS EMRE’DE TAN VAKTİ
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ahmet Urfalı
‘’İşit sözümü ey gafil,tanla seher vaktinde dur.
Öyle buyurmuş o kamil,tanla seher vaktinde dur.
İşit sözümü ya sağır, tâ terazin gele ağır
Yalvar Çalap’ına çağır,tanla seher vaktinde dur.’’
Yunus Emre, tan vaktinde Tanrı’ya niyazda bulunmanın önemini ‘tanla seher vaktinde dur’ kavuştağıyla vurgulayarak belirtmektedir.
Tan vakti, güneşin doğmasından önceki ağarmayı ifade eder. Tan, fecr, şafak, işrak gibi güneşin doğuş vaktiyle ilgili kelimeler inançlarda kutlu olarak kabul edilmiştir. Güneş ve ona bağlı olan doğuşa türlü anlamlar yüklenmiştir. Dini, felsefi ve edebi metinlerde bu hususa ve özellikle ‘tan vakti’ne işaret edilmiştir. Şafak sökmesi, gün ağarması, sabahın nuru, sabahın alacaca karanlığı gibi deyimler bu kutsiyeti daha da anlamlandırır.
Fecr suresi birince ayette; ‘’ Yemin olsun tan yerinin ağarmasına.’’ buyrulmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığının Kur’an-ı Kerim melal ve tefsirinde bu ayet şöyle açıklanmaktadır: ‘’ Tan yerinin ağarma zamanı ortalığın aydınlanmaya, canlılarında uyanmaya başlaması, bir çeşit yeniden dirilmeye benzediği için yüce Allah sabah aydınlığına yemin ederek aşağıda anlatılacak konulara dikkat çekmiştir.’’
Tan vakti, sabah namazı ve sahur ile oruç ibadetlerinin başlangıçlarını bildirmesi bakımından ayrı bir değere sahiptir. Coğrafi bir terim olarak tan veya tan yeri, güneşin doğumundan hemen önceki alacakaranlıktır.
BAYRAM BEY’İN AĞIDI VE HİKAYESİ
- Ayrıntılar
Yıl 1947, Emirdağ Göğüs Yaylası.
9 yaşındayım. Babam Çeğilli Pınarı’ndan Göğüs Yayla’ya gelirken, Gölcük Yaylası’na doğru bir doru atlı gidiyodu. Babam "Hey! Ne gezersin burada?" diye seslendi. Adam bize yaklaştı. Babamı tanıyan biri, Babama "Adil Ağa, Bayram Bey'i bıçakladılar, öldü. Gölcük Yaylasına haber vermeye gediyom." dedi. Babam bunun üzerine "Yazık olmuş. Allah rahmet eylesin." dedi. Atlı bizden ayrıldı. Gölcük’e doğru yürüdü.
Gölcük Yaylası’na Memiller konardı. Onlara haber vermeye gidiyodu. Yarım saat sonra dağları inleten ağıt sesleri gelmeye başladı. Ahali, Ağallı koyaktan atlı ile Çatallı’ya doğru inmeye başladılar. Çatallı’da acı haberi getiren atlının at arabası varmış, onunla Emirdağına gittiler. Ertesi gün Babam, "Hadi oğlum kısrağı tut gel, Emirdağına cenazeye gidelim" dedi.
Kısrak karşı sızakta yayılıyo. Bizden sonra kimseyi yanına yanaştırmaz. Yabancı biri tutmaya vardımı arkasını döner, çifteyi hazırlardı. Ben vardım yelesinden tuttum, üstüne atladım. Aleyçiğin yanına geldik. Babam eğeri vurdu. Taşa yanaştırdı. O eğere
EMİRDAĞ BUĞDAYI
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ahmet Urfalı
İnsan toplulukları için güvenlik, barınma, beslenme ve sağlık hayati önem taşıyan temel unsurların başında gelir. Beslenme,; iklim, çevre ve ekonomik şartlara bağlıdır. İnsan, hayatını devam ettirebilmesi için beslenmek zorundadır.
Türk kültüründe yemek bir ‘sanat’ olarak eski çağlardan günümüze kadar devam edip gelmiştir. Bilge Kağan’ın; “Aç milleti doyurdum çıplak milleti giydirdim.’’ sözü, milletin beslenme ihtiyacının karşılanmasını yöneticiler açısından bir görev olduğunu belirtirken diğer taraftan da hayatın sürdürülmesi için yemeğin gereğini vurgular.Atalarımızın temel beslenmesi proteinli yiyeceklere dayanmasının yanında karbonhidratlı besinleri de içermekteydi. Atalarımız beslenmeyi bir yemek kültürüne çevirmişlerdir. Yemeklerin yenme sırası, sofra düzeni, yemek şölenleri, et pay hakları gibi pekçok ritüel, Türk yemek kültürünün öğelerindendir. Yemek konusunda dünyaca Türk, Fransız ve Çin mutfakları meşhurdur.
Dede Korkut Hikâyelerinde, beyler toy verir, ‘’attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırılır’’ , toplu yemekler yenirdi. Üretimin kesilmemesi için erkek hayvan kesilirdi. Keza erkeç eti de sevilerek tüketilirdi. Toylarda ‘’yahni’’ yemeği tercih edilirdi. Etin hangi tarafından kimin yiyebileceği belliydi. Toplu yemeklerin isimleri şunlardı, düğün yemeği (küdenke aş), sünnet yemeği (sünnet aşı), ad, san alma yemeği (ad aşı), doğum yemeği (togum aşı), arkadaş yemeği (koldaş aşı), ölü yemeği (yoğ/yuğ
Harmana Sererler Sarı Samanı- Taş Konak Açılışından
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Videolar
EMİRDAĞ BAĞLARI
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ahmet Urfalı
Türkistan’da eski çağlardan başlayarak bağcılık ve üzüm üretimi bilinmekteydi. Bağcılık ve üzüm üretimi Türkistan’dan Çin’e de geçmiştir. Bugün Tarım havzası ve Turfan bölgesi üzüm üretimi konusunda dünya ölçeğinde bir üne sahiptir. 50’den fazla üzüm çeşidi üretilen bu bölgede halkın başlıca geçim kaynağı üzüm ve üzümden yapılan ürünlerden sağlanmaktadır. Üzüm, Türkistan’da hekimlikte kullanılan şifa verici bir meyvedir. Yara ve çıbanlarda, yüksek ateşte üzüm karışımı ilaçların tedavi edici özelliği biliniyor ve uygulanıyordu.
Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lugat’it Türk adlı eserinde üzüm, ‘üzüm’ olarak geçer. Üzümün koruk hâline ‘tarka/talka’, alacalanmasına ‘alarma’, olgunlaşmasına ‘tatıglanmak’ denir.
Anadolu’da da bütün medeniyetler döneminde bağcılık ve üzüm yetiştirme mevcuttu. Arkeolojik kalıntılarda bulunan kabartmalar ve küpler bunun en önemli belgelerindendir.
Bağ bozumu şenlikleri bağcılık tarihiyle beraber yürümektedir. Bağcılık yapan toplumlarda bu şenlikler eylül ayı sonlarına doğru yapılır. Ülkemizde de bağ bozumu şenlikleri kitlesel törenlerle kutlanmaktadır.
Eski Yunan toplumunda şarap tanrısı Dionysos adına bağ bozumu şenlikleri düzenlenmiştir. Günümüzde Anadolu’da yapılan şenliklerin bununla ilgisi yoktur. Bağ bozumu şenlikleri Türkistan’da da yapılmaktadır. Anadolu’da yapılan bağ bozumu şenlikleri kadim kültürümüzün bir devamıdır.
Emirdağ’da bağcılık ve üzüm üretme işleri özellikle 1935 - 1936 yıllarında Hamzahacılı Köyü civarında Pınarbaşı mevkiinde ilçeye bağlı 99 köy ve 3 bucağın iştirakiyle Ziraat Vekâleti (Tarım Bakanlığ)’nin izniyle yaklaşık 200 dekarlık alanda ‘’ Köyler Ortak
İCRA KEŞFİ
- Ayrıntılar
1970’li yılların başı.
Hukuk Hakimi Mehmet Mehtioğlu ile sürekli yoldaşlık yapıyoruz. İcracı A Bey yanımıza geldi. Mehmet Bey’in hemşehrisi idi. İkisi de Aydın Ortaklar’dandı. Hakim Bey, A Bey’e “Hemşehrim kulağıma çatlak sesler geliyo, ben bu Kaza’da Halis Bey’e bel bağladım, onunla git icra kesiflerine.” dedi. Bunu söylerken Hakim Mehmet Bey’in yanında olduğumdan “İcralara benimle gitsin” diye Hakim Bey’e ben rica etmişim gibi bir algı oldu. Hayatta hiç sevmediğim bir ortam oluştu. Şimdiye kadar kimsenin aşına, işine, vazifesine karışmadım çok şükür.
Kar yağıyo. Akşama doğru İcracı A Bey elinde kırmızı bir dosya ile çıktı geldi. “Hadi gidiyoruz.” dedi, “Nereye?” dedim, “Geğniğe.” dedi. Minibüs eve çıkmıyo. Kar yağarken çok zaman durağa kitleyip eve yürüme gidiyom. İcracı A Bey, Mehmet Bey’e ‘keşfe gidemedi’ demesin diye minibüse zincir attım. Zincir taktınmı evvel Allah dağa çıkar. Neyse, Geğniğe vardık. Köye girişte sağ tarafta borda kapı, kapının bitişiğinde ağaç çatmadan ahır var. İcracı ahıra girdi. İpinden tuttuğu ineği getirdi. Minibüsün tamponuna bağladı. İnek sıcak ahırdan çıktığı için biraz sonra başladı titremeye. “A Bey ineği ahıra geri sok, zaten kapının önündeyiz, kaçacak hali yok.” dedim. Bana “Otur oturduğun yerde, bir de senle uğraşacak değilim.” dedi. Çok ağrıma gitti. Bahçenin içindeki kerpiç, yıkık dökük evden ineğin sahibi kadın çıktı. İneğini minibüse bağlı görünce köylüye yalvarmaya başladı. Arkasından 6-7 yaşlarında ayakları yalın bir çocuk çıktı. Karda üşümesin diye çocuğu minibüsün içine aldım. Bu kez kadın bana döndü, “Kurbanın olayım edem, sen bilirsin, ineğimi kurtar.” diyo. “Bacım git başımdan, memura bişey söyledim beni azarladı” dedim.
Daha önce o köyden biriyle apandisitten ameliyat olmuş, hastanede beraber yatmıştık. Baktım O geldi. Minibüse aldım. “İnek hasta olacak biriniz yediemine alın da ineği ordan çözsün.” dedim. “Halis Efendi, karşıki adamlar yani alacaklılar güçlü, bu kadının kocası bunlardan 3500 lira almış, her sene Mart’ta İzmir’e gidiyor, çalışıyor, sonbaharda geliyor, çalıştığı paranın tamamını getirip avuçlarına koyuyor, para gene de enikliyor, duyumuma göre para 35-40 bin lira olmuş.” dedi. “Kimden almış bu parayı?” diye sordum. Filancadan deyince, tefecileri tanıyorum birçok garibana yaptıklarını duydum, beynimden vurulmuşa döndüm. Sol camı açtım “Ulan icracı deyyus! Çöz ineği, inersem ağzını burnunu dağıtırım…” der demez İcracı’nın gözü korktu, ineği çözdü. İnek boynuzlarıyla ahır kapısını açtı içeri girdi, vicdanım rahatladı. İcracı “Ben bu adamla gidemem muhtarı bulun bana” dedi. Muhtar geldi, korucuyu vazifelendirdi, İcracı arkada, korucu mavzerle ortada Emirdağına geldik.
İcracı benden şikayetçi oluyo. Ertesi gün konu Mehmet Bey’e intikal ediyo. Mehmet Bey “Davaya ben bakacağım.” diyo.














